Kalbine Yazılan Esma Hangisi?
Kalp, hakikatin aynasıdır. Hak ile halk arasında duran sır kapısıdır. O kapı kimi zaman aralanır, kimi zaman kapanır ama her daim içinde bir yazı taşır. O yazı görünmez bir mürekkep ile yazılmıştır. Ne gören gözle görünür ne de işiten kulakla duyulur. O yazıyı ancak kalp ehli olanlar sezer. Kalp, yaradılışın ilk emanetidir. Her kulun gönlüne bir isim yazılır. O isim esmalar içinden bir esmadır ki, kulun yaratılış mayasına karışmış sırdır. Her gönül bir esmânın cilvesiyle yoğrulmuş, her ruh bir esmânın kokusunu taşır hale gelmiştir.
Hazreti Abdülkadir Geylani, bu hakikatin kapısını aralayanlardan biridir. Onun nazarında mizaç, bir süs değil; kulluğun rengidir. Mizaç, kalpte yazılı olan esmanın yeryüzüne yansıyan tonudur. Kimisinin kalbi Celâl ile yoğrulmuştur, kimisinin Cemâl ile. Kiminde Hayy esması soluk alır, kiminde Vedûd esması şefkatle coşar. Bu fark, ayrılık değil; zenginliğin hikmetidir. Çünkü Rab, her kulunu bir esmânın tecellisi olarak halk etmiştir. Hiçbir kul öbürüne benzemez. Her biri, İlahi kudretin başka bir yansımasıdır.
Kul, esmâsını bilirse yolunu bilir. Kendini tanırsa Rabbini tanımanın eşiğine gelir. Kalbine hangi esmanın yazıldığını sezen bir kul, yeryüzünde o esmanın hizmetkârı olur. Lâkin bu seziş, akılla değil, kalbin uyanışıyla mümkündür. Kalp, dünya dertleriyle karardığında esmanın nuru gizlenir. Kalp, zikrin ve tefekkürün ikliminde parladığında ise esmânın ışığı belirir. Bu yüzden Geylani hazretleri, nefsi terbiye etmeden kalpteki hakikatin görünmeyeceğini buyurmuştur. Çünkü nefsin sesi, kalbin sesini bastırır. Nefis sustuğunda kalbin dili çözülür.
Her insan, bir esmânın hizmetindedir. Kimi Rahmân’ın şefkatiyle yaratılmıştır, kimi Kahhâr’ın heybetiyle. Kimi Alîm’in ilminden bir damla taşır, kimi Hakîm’in hikmetiyle konuşur. İnsan, kendini tanıdıkça hangi esmânın zuhur ettiğini sezmeye başlar. Bu sezgi, bazen bir acı vesilesiyle olur, bazen bir muhabbetle. Bazen bir yalnızlık içinde kul, kendi iç âlemine döner de o dönüşte bir esmânın izini sürer. Bazen de bir mürşidin nazarıyla kul, kendi esmâsını fark eder.
Hazreti Geylani der ki, kalpteki esmayı tanımak, yalnızca bir bilgi değil; bir haldir. O hal, sözle anlatılmaz. O hal, kalbe doğar. Tıpkı bir çiçeğin sabah vakti sessizce açması gibi. Tıpkı bir kuşun aniden göğe doğru havalanması gibi. O hal gelir ve kalpte bir titreyiş başlar. Kul, o an anlar ki bu titreşim hakikatin sesidir. O an, kul kendi yolunu bulur. O yol, başkasının yolu değildir. O yol, kendisine yazılmış olan yoldur. O yolun taşları, o esmânın sırlarıyla döşenmiştir.
Bazı gönüller, Latîf esmasının inceliğiyle yaratılmıştır. Onlar güzelliği sever, nezaketi arar. Bazı gönüller, Cebbâr esmasının kudretiyle doludur. Onlar adaleti gözetir, zulme tahammül etmez. Bazıları Rezzâk esmasının bereketiyle akar. Herkesin nasibini düşünür, cömertlikte sınır tanımaz. Bazıları Gafûr esmasının affediciliğini taşır. Onlar öfkeyi barındırmaz, kusurları örter. Kalbin hangi esmâ ile mühürlendiğini anlayan, hem kendine rahmet olur hem etrafına nur saçar.
Ancak bu farkındalık bir anda zuhur etmez. Sabırla, sebatla, sadakatle yürünür o yola. Her adımda nefsin bir katmanı soyulur. Her durakta kul, biraz daha kendine yaklaşır. Ve bir vakit gelir, kul der ki: Bu bendeki hal, benim özüm. Bu bendeki ateş, O’nun isminden. Bu bendeki su, O’nun lütfundan. İşte o an, kulun kalbine yazılan esmâ, satır satır okunmaya başlar.
Geylani hazretleri buyurur ki, esmânın keşfi, aynı zamanda mizaç keşfidir. Mizaç, kulun yaratılıştaki huyudur. Ama bu huy, nefsin oyunlarıyla karışmış olabilir. Bu yüzden kul, mizacını ararken kendi nefsini de tanır. Zira mizacın aslı esmadır, fakat nefsin karanlığı onu örter. Esmanın nuru ile nefsin karanlığı çatışır. Bu çatışmadan kul, sabırla ve teslimiyetle geçerse, mizacı berraklaşır, kalpteki esma görünür hale gelir.
Bazı kullar vardır ki onlar Cemâl esmalarıyla yoğrulmuştur. Onların yüzünde bir tebessüm, sözlerinde bir letafet olur. Gönüllere huzur verirler. Çünkü içlerinde Vedûd, Rahîm, Latîf isimleri tecelli eder. Bazı kullar ise Celâl esmalarıyla şekillenmiştir. Sözleri keskin, bakışları derindir. Onlar hakkı söylerken çekinmez. İçlerinde Azîz, Cebbâr, Kahhâr esmaları görünür. Her biri hakikatin bir yüzünü taşır. Ne biri ötekinden üstündür ne de biri eksiktir. Zira Rab, her bir kulunu kendi isimlerinin hikmetiyle yaratmıştır.
Hazreti Geylani’ye göre bu esmâ tecellileri, yalnızca kulun kendisine fayda vermez. O esmâ, topluma da rahmet olur. Vedûd esmâsı taşıyan bir kul, sevgiyi yayar. Alîm esmâsı taşıyan, bilgiyi öğretir. Rezzâk esmâsı taşıyan, rızkı ulaştırır. Her kul, kalbine yazılan esmânın hizmetini yeryüzünde yerine getirir. Bu hizmet, bir makam değil, bir kulluk sırrıdır. O sırrı anlayan, ne övünür ne de geri durur. O sırra eren, yalnızca hizmet eder.
Bu sırra erişmek için kulun kalbini durultması gerekir. Kalp, dünya gürültüsüyle meşgulken ne esmâ işitilir ne hakikat görünür. Kalp, zikirle, tefekkürle, murakabe ile arınır. Geylani hazretleri, kalbin terbiyesi için yalnızca ilmi yeterli görmez. Amel gerekir. Zikir gerekir. Susmak gerekir. Gönül dostlarıyla olmak gerekir. Çünkü her kalp, bir başka kalbin aynasında kendini tanır. Kalbine yazılan esmayı sezen kul, o esmanın hakkını vermeye başlar. O zaman konuştuğunda esma konuşur. Sustukça esma dinlenir. Baktığında esma tecelli eder. Yürüdüğünde esma iz bırakır.
Bir kulun kalbine yazılan esmâ, onun yüküdür. Ama o yük, ağır değildir. Zira esmâ, Rahmân’ın hediyesidir. O hediyeyi taşımak, kulun izzetidir. Lâkin gafletle geçirilen ömür, o hediyeyi örtüp saklar. Kul, nefsinin oyunlarına kanarsa, kalbine yazılan esmânın yolundan sapar. Ama tevbe ile, istiğfar ile, murakabe ile tekrar o yola döner. Çünkü esmâ, kalpten silinmez. Sadece unutulur. Hatırlandığında yeniden parlar.
Bazı kullar vardır ki onlar bu esmânın sırrını erken yaşta sezmişlerdir. Onlar çocukluklarında bile farklıdır. Bazıları bu hakikati ömürlerinin sonunda kavrar. Ama ne zaman olursa olsun, esmâ görünür hale geldiğinde kulun tüm hayatı değişir. Çünkü artık ne istediğini bilir. Neden yaratıldığını anlar. Hangi yolda yürümesi gerektiğini kavrar. O vakit dünya onun için bir tuzak değil, bir hizmet yeri olur.
Hazreti Abdülkadir Geylani’ye göre esmâsını bilen, haddini bilir. Haddini bilen, adımını da, susuşunu da, konuşmasını da yerinde yapar. O kulun bakışı ölçülüdür. Sevinci, hüznü, öfkesi, susuşu hep hikmet yüklüdür. Çünkü esmânın sırrına eren bir kul, Rabbin emanetini taşıdığının farkındadır. Kendini bilen, Rabbini bilir. Rabbini bilen, neye hizmet ettiğini bilir. Ve hizmeti gönüllü yapar. Zorla değil. Şov için değil. Yalnızca O’nun rızası için.
Her kulun kalbine yazılan esmâ, onun kulluk nişanesidir. O nişan, ne bir kaftandır ne de bir unvan. O nişan, kalpte taşınan bir nurdur. O nurun kıymetini bilen, geceleri tefekkürle geçirir. Günlerini hizmetle süsler. Dilini zikirle ıslatır. Gönlünü affedicilikle yumuşatır. Çünkü bilir ki esmâsı ona bir görev yüklemiştir. O görev, kulun sınavıdır. O sınav, kulun arınma vesilesidir. O arınma, kulun vuslat kapısıdır.
Hazreti Geylani’nin işaret ettiği bu yolda yürümek kolay değildir. Lâkin zor da değildir. Çünkü esmâ, kulun fıtratına yerleştirilmiş bir çekim gibidir. Kul, ona yaklaşınca huzur bulur. Ondan uzaklaşınca huzursuzluk yaşar. Bu yüzden bazı insanlar hiçbir şey eksik olmadığı halde içten içe bir eksiklik hisseder. O eksiklik, esmâsına uzak düşmenin sızısıdır. O sızı, kulun kalbine bir uyarıdır. Der ki: “Ey kul, özüne dön. Sana yazılan ismi hatırla.”
Hatırlamak, başlangıçtır. O andan sonra yolculuk başlar. Bu yolculuk, dünyevi bir yolculuk değildir. Bu, kalpten kalbe, halden hale, sırdan sırra yapılan bir seferdir. Ve bu seferin rehberleri vardır. Onlardan biri de Hazreti Abdülkadir Geylani’dir. O, yol gösterir ama yürümez. Yürümek kula düşer. Yola sadakat göstermek, sabırla yürümek, düşse de kalkmak, yine yürümek gerekir. Ve her adımda kul, esmâsını daha derinden hisseder.
Kalbine yazılan esmâyı bilen, kimseyle yarışmaz. Çünkü o bilir ki her kulun yazısı farklıdır. Her kalbin haritası ayrı çizilmiştir. Kimi aşk ile pişer, kimi ilimle. Kimi yalnızlıkla yoğrulur, kimi kalabalık içinde bile içe döner. Her biri, Rabbin ilminde meşru, hikmetinde yerli yerindedir.
Sonsuz esmâ içinden kalbine yazılanı fark eden, kendine emanet edilen emaneti tanımış olur. O emaneti tanıyan, nefsine değil, esmâsına hizmet eder. O hizmet, kulun en büyük kemâlidir. Ve bu kemâl, dışarıdan görünmeyebilir. Ama kalbi arif olanlar, o esmânın nurunu kulun gözlerinden, sözlerinden, susuşundan tanır.
İşte budur sır. Kalbine yazılan esmanın sırrı. Hazreti Abdülkadir Geylani ile mizaç keşfinin ardında yatan hakikat budur. Kendini bilen, esmâsını tanır. Esmâsını tanıyan, yolunu bulur. Yolunu bulan, Rabbine yürür. Yürürken yorulmaz, susarken suskun değildir, konuşurken kelime seçmez. Çünkü artık o değil, esmâ konuşur. O değil, esmâ bakar. O değil, esmâ yaşar.
Ve bir gün, kalbinin sesiyle sessizce mırıldanır: “Benim kalbime yazılan esmâ, benim hakikatimdir.”
Son Ahit Son Ahit Haber Medya
